Yazlar kışa dönmeden gelsin istersin umduğun bir aşktır, umduğun taş başını yarandır.. Zaman geçer birbirini kovalar akrep ile yelkovan, sen ise sadece izlersin, kavuşmayı bekler yüreğin direnirsin..
En küçük parçadan bile büyük umutlar yaratırsın umudun olur tesellindir aşk, yine onda kaybolmak için beklersin..
Kapını çalmaz halbuki,aşk zamansız gelir sana sormadan ben gelebilir miyim demeden..
Kim o? demeden..
Bir bakmışsın ki o zaten yer edinmiştir yüreğinde..
Zamansızdır kapını çalmadan içeri girmesi içeri zamansız geldiği anda vurur insanı, yanlış ya da doğru kararlar arasında cebelleşirsin..
Ya teslim olursun dolu dizgin tüm benliğin ile..
Ya da kanadı kırık serçe misali yaralısındır..
Zamana bırakamazsın zamansız gelmiştir vurulmuşssundur Leyla’nın aşkı ile Mecnun gibi çöllerde..
Bilmeden tatmadan teslim olursun oysaki, bakarsın etrafına hala olduğun yerdesin tek farkı kapılıp gitmişken güneş bir başka doğar şehrinde. Günün sıcaklığı eritir işini ve sen zamansız gelen aşkta kaybolursun..
Teslim olmak istemeden, çoktan teslim olmuşssundur..
Aşk tesadüfleri severken,
Aşk zamansız gelir..
Benliğini, ruhunu, yanına alır ve götürür..
Yazan: İlknur Akpınar
Posted under Hikayeler
Bir insanı en çok ne yarayabilir? Bir tokat mı? Sanki değil … Küçükken annemizden, öğretmenimizden çoğumuz bir tokat yemişizdir veya kaba etimize vurulmuştur. Hiç olmadı cetvel tadına bakmışızdır sağolsun öğretmenlerimiz. (tabi şimdi bunlar yok diye varsayıyorum) Ama bunların hepsi geçmişte kalır, unutulur. Annemize, bazen saç başa girdiğimiz kardeşimize veya bir arkadaşımıza kinimiz olmaz. Fakat insan kendini acıtacak bir söz duydu mu, bazen bunun gerçek olmadığını bilse de veya karşı taraf “sırf canını acıtmak için dedim” dese de yetmez .
Ne var biliyor musun? Söyleyemediğim binlerce cümle var sana. Gözlerini ne derece özlediğimden bahsedeceğim az sonra, sesinin tınısında kaybolmayı ne derece arzuladığımı, teninin kokusuna hapsolmayalı epey zaman olduğunu anlatacağım, dinleyeceksin bilirim, sen de sadece dinleyeceksin diğer herkes gibi. Ne zaman senden bahsetsem, ne zaman seni anlatsam onlara “Sen çok güçlüsün” cümlesi çarpıyor yüzüme, söylenmiyor be adam, söylenmiyor ki “benim gücüm oydu, güçsüz kaldım! ” diye. Söylenmiyor ki ”hala hayaliyle uyuyorum… “diye. Ne garip öyle değil mi? Vazgeçilmezler diyarında beraberiz oysa, örneğin sen, her gece benimsin. Sana sarılarak uyuyorum. Uyanınca yok oluyorsun ama, her şeyi beraber yapıyoruz seninle biliyorum. Kaç içki sofrasına meze oldun be adam yahut kaç kahvede hatırın var benimle birlikte? Kaç fal kapatılmıştır seni dileyerek, o günden bugüne? Tanrıyla aramdaki sohbete kaç kez konu oldun? Kaç kez ismini haykıra haykıra “Neden “ diye çığlıklar attım? Kaç gecedir yoksun? Kaç sabahdır beraber uyanmıyoruz? Kaç saattir benim değilsin? Bir bilsen be adam, bir bilsen… Öyle bakmazdın bana, öyle uzak, öyle soğuk, öyle bir yabancıymış gibi olmazdın. Ellerimden tutardın, el olup, ellere sarılmadan önce. Benim ellerimi tutardın… Hadi biliyorsun diyelim, bir anlasaydın, bir anlayabilseydin. Keşke be adam. Keşke…Bugün de yoktun. Olsaydın, anlatacak çok şeyim vardı … Eğer olabilseydin, özlemeyi anlatacaktım sana. Nefret ettiğin, yüzünü bile görmek istemediğin birini özlemeyi. Ama bugünde yoktun. Ve sen bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceksin. Sen bu hissin ne derece aşağılık, ne derece küçük düşürücü olduğunu asla bilmeyeceksin. Elindekileri hep, zafer zannedeceksin…